6 Ekim 2010 Çarşamba

Massive Attack


sen çok piç bir grupsun massive attack, gerçekten öylesin.

müziklerindeki ritme el, kol, kafa, cart curt sallayarak ya da sallanarak eşlik edebilirsiniz hemen hemen bütün gruplara.massive attack'ın bu gruplardan ayrıldığı bir nokta var, hiçbir yerinizle eşlik etmesenizde beyniniz rahat durmaz, gecenin bir yarısı, massive attack çalmak zorunda da değil, beyninizdeki ritm hep massive attack'tır, bu adamların yarattığı muhteşem müziktir.

yeni albümleri(aylar oldu çıkalı) heligoland, tam bir massive attack albümü olmuş.dinle dinle, bir daha dinle; onlarca kez dinledikten sonra, tekrar açtığında farklı bir şarkı dinliyormuş hissine kapıl ve bir onlarca kez daha dinle.massive attack müziği diye bir şey var dünya da, hiçbir şeyin benzemediği, massive attack'a has bir müzik.süpersonik bişe.

ölene kadar massive attack dinleyeceğimden eminim.





sevgi ve sefaletle...
buddha.

5 Ekim 2010 Salı

Pi


herkesin bilgisayarında, indirip sonra izlerim dediği bir film mutlaka vardır.ve o film çook uzun süre izlenmez, sürekli olarak sonra izlerim, bir ara izlerim denir denir durur.benim bilgisayarda yıllanmış ve sonra izlerim deyip sürekli burun kıvırdığım filmlerden biri de pi'ydi.sonunda, "lan altı üstü 80 dakka izliyim işte." deyip izledim ve neden böyle güzel bir filmi izlemeyi bu kadar ertelemişim ulan ben dedim kendime, kızdım, paraladım kendimi.

1998 yılında, daha sonraki yıllarda requiem for a dream ile dünya çapında üne kavuşacak olan darren aronofsky'nin ilk uzun metraj filmi.

adından anlaşıldığı gibi film matematik ile ilgili ama sadece bu yönüyle izlerseniz eğer, matematiği yüksek derecede bilmiyorsanız bir bok anlamazsınız.filmde bir adamımız var; max cohen.tahmin edileceği gibi normal bir adam değil, 3 basamaklı sayıları filan çarpabiliyor v.s..., böyle insanlara her filmde biçilen karaktere sahip; asosyal, insancıl ilişkileri sorunlu, gerçeklikten hiçbir zaman emin olamayan, beynindeki krizlerden ilaçlarla bir nebze kurtulabilen bir adam ve bir matematik dehası.kafayı pi sayısına takmış vaziyette.pi sayısının kendi içinde bir düzeni, bir anlamı olduğuna inanıyor ve bununla yatıp bununla kalkıyor.bunlar önemsiz bilgiler bana kalırsa, ben burada filmi anlatıp gideceğim basit bir yazı yazmak istemiyorum, sevmiyorum öyle yazıları.

bu filmde matematik büyüsü, bir dehanın insanı kendine hayran bırakması filan yok.bu filmde kafayı bir şeye taktığınız zaman nasıl bir manyaklığa düşeceğinizin açıklaması var.filmde kafayı herhangi bir sayıya takan max, her yerden o sayının çıktığına inanmaya başlıyor ve artık matematikçi gibi değilde numerolojist(ya da hurufi) gibi düşünmeye başlıyor.zaten bunu filmde, max'in hocası, zamanında fena halde kafayı pi sayısına takmış olan sol, bağıra bağıra söylüyor max'e.-23 numara diye bir film vardı, neydi adamın adı hayvan dedektifi hani o oynuyordu, her yerde 23 numara'yı görüyordu ve seyirciye "ovvv vaoovv" dedirtiyordu, film kötüydü fakat adamın delirmesini filan benzetebiliriz max'e.şimdi espri üretmek adına her sayıyı mhp'nin 40. yılına bağlamak gibi numeroloji.-

max'in hikayesi böyle filmlerde olan sıradan bir hikaye ama yönetmen nasıl çekeceğini biliyormuş; insanı rahatsız ediyor, sarsıyor.

bu filmde, bir aronofsky farkı var.filmin sinematografisi yönetmenin bir tarzı olduğunu gösteriyor ve şahane yapılmış.çekimler farklı; tüm filmin siyah beyaz olması, ekranın bir anda beyazlaşması, kameranın max'in önünden yapılmış çekimleri şahane.
soundtrackinde de, "ben çokzel müzikler dinlerim olm..." diyor aronofsky.

düşünüyorum da pi'nin senaryosu, hikayesi, ilerleyişi hiç umrumda olmamış, zira çok fazla yönetmenin denediği sıradanlaşan bir senaryo fakat, 80 dakkalık şahane bir görsellik sunmuş bana ve bundan memnun olmuşum.

pi güzel bir film.

sevgi ve sefaletle...
buddha.

3 Ekim 2010 Pazar

Norrda





fotoğrafın altındaki kel elemandan anlayacağınız gibi, (anlamanız lazım) norrda, türk bir grup.ingilizce vokal olunca -aksan da kusursuz tabi-, yaptıkları müzik de etnik ezgiler ne kadar olsa da türk olduklarını anlamak güç.-aaa bu türkmüş laa, demek de grubun yaptığı müziğin değerini değiştiremeceğine göre, bu gereksiz bilgiyi neden verdiğimi düşünsem mi şimdi?ehi, neyse.-

norrda, yeni bir grup ama çok yeni değil, ilk ve tek albümleri olan infinite face, 2007'de çıkmış.mış diyorum çünkü ben de yeni buldum lan bu grubu, bittim ama müziklerine; çok fazla denenen -hatta artık bıkkınlık veren- elektronik müzik ile etnik müzik harmanını iyi kotarıyorlar.şahane bir bayan vokal, güzel elektronik ezgiler, basit olmayan etnik tınılarla cidden iyi bir grup norrda.bunda deniz cuylan'ın -fotoğrafta tanımanızı umduğum kel (diğer bittiğim grup portecho'nun elemanlarından biri (portecho içinde bir yazı yazabilirim, hatta yazmalıyım.)) katkısı kocamandır eminim, portecho'daki arkadan hafif hafif gelen gitar sesleri, burada da kendini gösteriyor zira.

 ayrıca norrda'yı dinleyen, tavsiye eden, adını duymuş biriyle tanışmadım, tanımadım henüz-ekşisözlük'te gördüğüm kadarıyla ufak bir kitlesi varmış ama-.yani bence müthiş bişi yapıyorum ben, beni sevin, teşekkürlere boğun beni.albümü internette var, bulup indirin hemen.önce şu 3 şarkıyı dinleyin albümden de, daha bir heveslenin:







sevgi ve sefaletle...
buddha.

1 Ekim 2010 Cuma

Katya'nın Yazı


ben aşk romanı sevmem ve katya'nın yazı'da bir aşk romanı.sevmem çünkü kurgu hep klişedir ve şunlar hep olması gerekir, olur, olacaktır; esas oğlan ile esas kız bir şekilde tanışır, sonra başka bir yerde yolları tekrar kesişir, sonra yavaştan konuşmaları başlar, sohbetler, randevular v.s..., sonra olayın için gerilim, merak ve gariplikler girer; bu esnalarda ayrılık çanları da çalabilir, soğuk rüzgarlar da esebilir, sona yaklaşılır, son da bizi bir sürpriz bekliyordur elbette, ve kitap son bulur.

bunlar her aşk romanında olan şeylerdir, bunun dışında başka kurgular da yazılır ve ben o romanları çok severim lakin, katya'nın yazı'nı da çok sevdim.en başta kitabın yazarı trevanian içi dolu bir yazar, bu sayede ister istemez katya'nın yazı sıradanlıklardan ve basitliklerden sıyrılıyor.karakter yaratımı şahane, romanda benim en bittiğim karakter, doktor gros oldu.kesinlikle gerçekliğinden şüphe edemeyeceğim bir karakter doktor gros, doğru bir tabir olacaktır eminim, tam bir piç.(piç: günümüzde gerçek anlamı dışında, farklı bir anlam kazanmış kelimelerimizdendir.)

doktor gros'un bir sözüyle, onun piçliğinin altını çizmek istiyorum: "aşk dediğin şeyin yeri insanin kalbi değil, kasıklarıdır."


kürk mantolu madonna, kamelyalı kadın ya da ne bilim genç werther'in acıları'nda hep aşkı paylaşan iki insana karşı bir üzüntü oluşur kitabın sonunda.katya'nın yazı'nda bu benim için biraz farklıydı, ne katya'ya ne de ona deliler gibi aşık olan montjean'e, (montjean kitabı kendi ağzından anlatır.) katya'nın kardeşi paul'e üzüldüğüm kadar üzülmedim sanırım.kitabı güzel ve zeka ürünü yapan da bu kurgu zaten.kesinlikle ucuz bir aşk romanı değil; içinde zekice tespitler, müthiş diyaloglar -özellikle doktor gros'un replikleri mükemmeldir.- ve sanırım en belirgini de, çok ağır ve çok ehil işi bir psikoloji var.


ben kitabı okurken, -sanırım şehrin adından dolayı- sürekli olarak ispanya'da geçtiğini düşündüm olayın, oysa fransa'nın küçük bir kasabasındaydı bütün olanlar.yeni doktor montjean sıradan hayatının sıradanlıklarıyla meşgul oluyordu, katya ve onun ailesi trevilleler ise kendi sorunları yüzünden paris'den bu küçük kasabaya gelmek zorunda kalıyordu...


ah be paul treville, ah be! diyor ve yazıyı bitiriyorum.


katya'nın yazı iyi bir kitap, trevanian iyi bir yazar.her şey olması gerektiği gibi.


sevgi ve sefaletle...
buddha.